Cruise Travel’in Temmuz konuğu Sayım Çınar

Ülkemizin önde gelen turizm dergilerinden Cruise Travel her ay dünyayı gezmekten keyif alan ünlü isimlerle röportajlar yayımlıyor. Derginin Temmuz 2018 sayısında yayın danışmanımız Sayım Çınar’la keyifli bir röportaj yayımlandı.

13 Temmuz 2018 Cuma, 15:58

Cruise Travel’in Temmuz ayı konuğu Sayım Çınar oldu. Yayın danışmanımız Sayım Çınar, ana hattı gezginliğine dair olan hayatının renkli anlarını Türkiye’nin önemli turizm dergilerinden olan Cruise Travel’e anlattı. Dergi için röportajı Sinem Baş yaptı. İşte o keyfili röportaj.

Sinem Baş, Sayım Çınar ile keyifli bir söyleşi yaptı.

Venedik’te, Berlin’de ya da başka ülkenin, hiç bilinmedik film kare, gibi bir sokağında, bir roman kahramanı ile sek sek oynayan çocuk ruhlu bir adam gözünüze ilişirse bilin ki o yazar ajans Sayım Çınar. Hemen yanında bavulu da var. O bavulun içinde ne mucizeler var, inanamazsına Ne kitaplar çıkmış o bavuldan. Oscarlık filmlere konu olan kitaplardan tutun da Türkiye’nin aydınlanma savaşımında ışığıyla her tarafı aydınlatan kitaplara kadar.. Derya, deniz bir gezgin ıle tanıştırıyoruz sizi bu ay.

Yurt dışında gezmek mi yurt içinde gezmek mi?

Ben gezmeye kendi ülkemden başladım. Bu ülkede gitmediğim yer yok gibi. Ege’yi avucumun içi gibi bilirim, Malatya’ya giderim mesela, her yıl. Orada bir film festivali yapılıyor, kısa film yarışmasında ilk yıl jüri üyesiydim. Hatta geçmiş yıllarda biliyorsunuz, Lars Von Trier’in “Melancholia” filmi Malatya’ya gelmişti. Cannes’tan hemen sonra. Bu şehirler sizde tarihi, coğrafyası ile iz bırakır. Örneğin bir Arapkir şehri, çok çok güzel. Oradan Nemrut’a gitmek.. Bir tarafı Malatya’dır Nemrut’un, diğer tarafı Adıyaman. Her iki tarafından da gidilir. Her seferinde ilk kez gidiyormuşum gibi bir hisse kapılırım.

Fikirlerinden vazgeçmeden, dünya görüşünden uzaklaşmadan tüm Dünya’yı, mahalle yapmak…

Bavulun da neredeyse en az senin kadar ünlü…

Evet, bu kitap bavulunu Türkiye’de tanımayan yok. Ben de oradan var olmuş bir insanım. Kitap bavulunun beni getirdiği nokta bu aslında. Orada okuduğum kitapları şehirlerini geziyorum.

Seni çağıran ne oluyor?

Örneğin Berlin’le benim sıkı fıkı bir ilişkim var. Nedenini bilmiyorum, hani belki geçmişimde belki de.. de…

Şehrin nesiyle sıkı fıkısın, sokağıyla mı yemeğiyle mi?

Bir defa Karl Marx denildiği zaman aklıma Berlin geliyor. Goodbye Lenin, denildiğinde aklıma tabii ki Berlin geliyor. 2. Dünya Savaşı ile ilgili izlediğim filmler, o yeraltındaki sığınaklar, müzeler… Örneğin “Spy Müzesi”, 2. Dünya Savaşı sırasındaki casusluk olaylarının anlatıldığı müze. Kaç kişi bilir ki bunu, kaç kişi bilerek gidiyor, yeni açılan bir müze… Berlin’e her gittiğimde Marxist Müze’ye giderim mesela.

Ülkelerin şehirleri değil, şehirlerin ülkelerine gider gibisin…

Örnegin Brüksel deyince, benim aklıma Victor Hugo ve Karl Marx’ın Grand Palace’taki evleri geliyor. Marx’ın Engels ile birlikte yazdığı “Komünist Manifesto” yazıldığı zamanlar aklıma geliyor. Sokakta dans eden çocukları görüyorum, diyorum ki “Burası Karl Marx’ın da geçtiği yollar.” Brüksel’de de Marx’ın etkisi vardır, Avrupa Birliği’nin başkentidir, küçüktür ama oradan nerelere gidebilirsiniz, Brugge’a gidebilirsiniz, orada “In Bruges” filmini hissedebilir, hatta tekrar seyredebilirsiniz. Öte taraftan Leuven’e gidebilirsiniz, çok gelişmiş üniversiteleri olan bir yer. Özellikle tıp fakülteleri çok gelişmiştir. Üniversiteler o şehri sevme nedenlerinden bir tanesi. Berlin’de ekol üniversiteler vardır, Bologna’nın biliyorsunuz. Umberto Eco ile bir ilişkisi vardır, Ortaçağı orada yaşıyorsunuz zaten, bir Ortaçağ havası vardır.

Venedik dediğin zaman, Viscontrnin ‘Venedik’te Ölüm” filmi geliyor aklıma. Thomas Mann’ın bir romanından uyarlanmıştır, 110 sayfalık bir kitaptır ama tüm dünyada en çok tartışılan kitaplardan birisidir. Bir keresinde tek başıma gittim, uçakta o romanı tekrar okudum. İndiğimde bir başıma San Marco Meydanı’na gittim, şehirle kitabı yaşadım, anlatıcının yerine geçtim, çok başka bir boyuttu bu. Çok özel bir geziydi.

Edebiyat ile geziyi birleştirdiğim için çak özeldi. Frankfurt’a gidince aklıma Heidi geliyor örneğin. Orada çıktığı bi kule vardır, bu kiloyla kuleye çıktım ben mesela…

Sponsor, bulmak zor mu?

Genellikle kendi sponsorum kendim oluyorum. Bir yıl öncesinden aldığım biletlerle yer ayırttığım otellerle organize etmeye başlıyorum yolculuğumu. Gezgin olmak bu organizasyonlarla başlıyor bence. Sonra o zamana kadar harçlığımı biriktiriyorum. Burada yiyeceğime orada yiyorum, çok minimal yaşayabiliyorum, bu da benim için büyük avantaj oluyor.

Gezgin ile turist arasında bir fark var mı?

Çok farklı şeyler. Turist başkalarının belirlediği yoldan gider. Gezgin, kendi yolunu kendi belirler. Bu belirlediği yolları bir roman kurgusu gibi birleştirebilir. Onun arayışı varoluşçu bir arayıştır.

Başka ülkelere gittin mi?

Öncelikle şunu söylemeliyim, insanların kendi coğrafyalarını bilmesi gerek. Bizim ülkemizdeki güzellikler az buz değil. Mesela Ege, Bodrum. İstanbulular’ın istila etmesine rağmen çok güzel. Çeşme, Datça muhteşem, Yunan Adaları da… Eğer dünyalı gibi düşünürseniz o zaman her yer, haritanın her tarafını eşit görüyorsunuz. Bana Avrupa, Türkiye’nin bir parçası gibi geliyor. Öyle sınırlar, milletler, insanlar… Bu anlamda sivil itaatsiz bir yaşamı tercih ediyorum. Dünyalıysan, dilin doğru düzgün olmasa bile empati ile anlaşabiliyorsun insanlarla. Peru’ya gittim, Macu Picchu’ya gittim. Lima’ya ve Iguitos’a gittim, zamanında Jennifer Lopez’in oynadığı Anaconda filminin çekildiği yerlerde yılanlarla haşır neşir oldum, bölgenin yerlileriyle dans ettim. Tunus’a, Pekin’e gittim, İsrail’e gittim, Almanya’nın bir çok şehrine gittim. Avrupa’daki şehirler benim hayatımın bir parçası haline geldi neredeyse. Özlüyorum oraları. Özlediğiniz zaman da gitmek istiyorsunuz, koşullarınız ne olursa olsun ayarlıyorsunuz. Çin’de büyük bir kitap fuarına gitmiştim. Asya mutfağını daha çok seviyorum.

Sosyal Medya ile aran nasıl? Paylaşımların var ama takipçilerinden eleştiri aldığın doğru mu? 

Sosyal medyada gezdiğiniz yerleri paylaşıyorsunuz, hiç beklemediğiniz insanlar size tuhaf tuhaf yorumlarla bulunuyor. Üstelik cebindeki parasıyla sizin gideceğiniz yerlerin kat be kat farlasına gidebilecek insanlar yapıyor bunu. O zaman anlıyorsunuz, zenginlik parayla ölçülebilen bir şey değil. Bazıları parasını bankada biriktirir, bazıları gezilerde harcar. O biriktirenlerin sonu çok iyi olmuyor işte. Sonuçta herkes cennete gitmek istiyor ama kimse ölmek istemiyor. Hayata daha rasyonel bakmak gerek. Bu dünyadaki cenneti de bulmak gerek.

Zenginlik nedir?

Okuduğunuz kitaplar, izlediğiniz filmler, gezdiğiniz yerlerdir zenginlik. Yediğine yemeklerdir.  Zenginlik, kültürel bir şeydir. Kültürünüzle zenginsinizdir. Benim peşinde koştuğum zenginlik bu.

Yalnız olmak zenginlikle örtüşüyor mu senin kafanda? 

Bazı insanlar mutsuz bir beraberliktense mutlu bir yalnızlığı yaşamayı tercih ederler. Herkes kendisiyle dopdolu olarak yalnızlığını doldurabilir. Freddie Mercury’nin ‘Living on My Own” diye bir şarkısı var, kendi kendime yetebilirim, diyordu. Ben başkalarının hayatı üzerinden yaşamayı sevmiyorum. Bireysel olarak kendi hayatımı inşaa etmek üzerine mücadele ettim, hala onun mücadelesini sürdürüyorum. Başkalarını hiç bir zaman basamak olarak kullanmıyorum. Ama siz eğer iyi bir şey yapıyorsanız, hayat size geri dönüşünü veriyor. Dünya gerçekten büyük bir yer ama her yerde her zaman olabilirsiniz, sınırlara inanmıyorum, kafamdaki göçmen psikolojisi ile, kendimi hiç bir yere alt hissetmiyorum. Hissetmeyi de düşünmüyorum. Bir bağımlılık gezmek.

Seni bekleyen insanlar var mı orada?

Dostlarım var tabii ama ben onlara gitmiyorum, onlarla buluşuyoruz. Mesela Murat Meriç, Nuri Bilge Ceylan’in son filmi ‘Ahlat Ağacı’nda oynayan Özay Fecht, arkadaşlarım… Mario Levi ile bir röportaj yaptım Türkiye’de, o röportaj Almanca’ya çevrilip Almanya’da bir gazetede ek olarak verildi. Bunlar benim için mutluluk verici şeyler.

Bizim coğrafyamızda durum nedir sence?

Evet. Özellikle İstanbul, Avrupa’da bir çok insanın hayran olduğu bir şehir. Biz yaşadığımız coğrafyanın, yanı başımızdaki kocaman tarihin, farkında olamıyoruz. Gündemlerimiz farklı. Mesela kaç kişi Kariye Camisi’ne gidip oradaki mozaiklere bakmıştır? Sultanahmet’te yaşadığı halde Topkapı Müzesi’ne gitmemiş insanlar var. Ayasofya’yı, Yerebatan Sarnıcı’nı biliyor ama illa bir filmde görmesi lazım. Mesela Can Brown’ın kitabından uyarlanan Tom Hanks’in oynadığı “Cehennem” filminde görününce Yerebatan Sarnıcı, insan akınına uğradı. Oysa oraya sürekli ve tekrar tekrar gidebilirsiniz orada tarihi bir atmosfer var…

Sence insanlar neden gitmiyor?

Çünkü insanların yaşam huzurunun olması gerekiyor biraz. Onca yoksulluk varken sıra bunlara gelmiyor. Yaşadığımız coğrafyada yoksulluk var ve insanlar merak da etmiyor. Beyaz Türkler de bir takım insanların önerdiği yerlere gidiyor. Kendileri, keşfetmeyi sevmiyorlar. O grup benim hiç anlamadığım bir grup. Merak da çok önemli. Burada parayı biriktirip dışarıda harcamayı yaşam biçimi haline getirmiş insanlar var. Mesela Hollanda’da iki ayrı köyde üretilen iki ayrı tür peynir var. ‘Bu peynirler nasıl peynirler yahu?” diye merak edip gidiyor insanlar. Merak, buradan başlamak, daha ilerleyen zamanlarda yurt dışına da sizi sürükleyen aynı şey oluyor…
Çıkış yolu da çok önemli.. Senin çıkış yolun çok enteresan geliyor bana. Romanlar götürüyor sanki seni. Prag’a gittim, Kafka’nın gittiği kafeye gidip ‘Dava’yı okudum, sonra bir kiliseye yolum düştü, aldım, Kafka’yı oraya taşıdım, sesli bir şekilde Kafka’nın Dava’sını okumuştum. Ben şehirlere gittiğimde de romanın sürükleyiciliği bitmiyor, orada da muhakkak bir iki kütüphaneye uğruyorum. Bologna’da bir kütüphaneye gittim, Leuven’de bir kütüphane var ki inanılmaz. Oraya her gittiğimde muhakkak uğruyorum. Düşünsenize,  yıllar önce bavulumda kitap satarken benden Bernhard Schlink’in ‘Reader’ kitabını istemişlerdi, satılmasına ve tanıtımına hizmet vermiş birisiyim. O kitap, Türkçe’de yayımlandığında çok mutlu olmuştuk, çeviriyi Cemal Ener yapmıştı.  O kitap, yıllar sonra filme çekildi ve o film Oscar aldı. Bunun verdiği hazzı düşünebiliyor musunuz? Şimdi nasıl olur da bir kitabı okuyup onun bana fısıldadığı o yolculuğa gitmem ki? Aynı zamanda, tarihsel ufak detaylan da yakalayabiliyor insan. Mesela, Hamburg. Beatles’ın Hamburg’da ünlü olduğunu biliyor musunuz? Bir İngiliz grubu, Hamburg’da daha çok çalmışlar. Orada Beatles için meydan var. Hamburg’da sabahın 5’inde açılan bir fish market olduğunu biliyor musunuz?

Insanlar sabahın 5’inde dans edip, deniz ürünleri yiyip canlı müzik dinleyebiliyorlar. Her pazar orası saat 5 gibi açılır, 8gibi kapanır. Dans eder insanlar.

Yolculuklarının kendi içinde eğlenceli bir ciddiyeti var mıdır?

Ciddi olan her şey güzeldir çünkü bir derinliği vardır. Benim için ciddiyet ve saygı, sevgiden daha önemli. Dilini bilmediğiniz bir ülkeye gittiğinizde öncelikle bu saygıyla giderseniz insanların size yaklaşımlarını daha rahat anlayabiliyorsunuz. Yabancı hayranlığı değil bu. Aslında her ülkede iyiler ve kötüler var. Öncelikle sunu bilmek gerek iyileri ve kötüleri koşullar yaratır, o nedenle bu iyilik ve kötülüğün ötesine geçmek gerekiyor. Bu moderniteyi de getiriyor. Yeşil alanları, sosyal yapısı ile bir şehir önce modernleşmeli, sonra küreselleşmeli. İstanbul bu noktada sıkıntılı bir örnek.

Modernleşmeden önce küreselleştiği için. Üretmeden tüketmeyi alışkanlık haline getirmek, bir çok özgürlüğü de kısıtlıyor. Borç yapan birisi ne kadar uzağa gidebilir ki? Mesela kredi kartı ile alışveriş yapmak. Olmayan paranı harcayarak bir yere kadar gidebilirsin. Gezgin olarak şunu gördüm ki yurtdışında yemeğin nakit ödersin. Gezmek için de olmayan parayı harcamak yanlış bir yöntem. Ben yurtdışında bir şehre indiğim zaman ilk önce günlük kart alırım. Toplu taşımada bir ülkeyi tanırsınız. İsviçre’de Basel şehrinde tramvaylar vardır, hayran olurum her bindiğimde. İnsanların görüntüleri o kadar düzgün ve hijyen ki, yüksek sesle telefonla konuşan bir insana rastlayamazsınız Bu bir kriterdir. Oradaki tipik kurallar vardır, yazılmamış ama bilinen. Bunları uygulamazsanız garip garip bakar insanlar size. Saygıyı elden bırakmadan, insanını empati ile tanımaya çalışıyorsun.

Yine de gittiğin bir şehirde sana garip garip bakan insanlar oldu mu?

Çin’de yaşadım benzer bir durumu. Çay evlerine gittiğimde bana çok yoğun bir servis oldu. Önce ne olduğunu anlamadım, sonradan öğrendim. Mao Zedung da biliyorsunuz şişman. Ben de şişmanım ya, şişmanlara öncelik tanıyorlarmış.

Senin gittiğin şehirlerden korkup tedirgin olduğun bir yer oldu mu?

Yo, korkmuyorum. İsrail’de mesela. Çok yoğun güvenlik vardı ama orada da anlatılanların dışında bir İsrail ile karşılaştım. Orada da muhalif insanlar var. Orada askerlerin kitap okuduğunu gördüm. Asker gördüm, yanında bir silah var ama elinde “Sophie’nin Dünyası” var, onu okuyor. Orada da muhalifler var, sivil itaatsiz olmak isteyen, vicdani retçiler var. Dünyanın her yerinde var bu. Çölü yeşil yapmışlar mesela. Yemyeşil bir İsrail var. Batyam’a gittiğinde orada Türkleri de görüyorsunuz. Dünyanın her yerinde varız, bu insana mutluluk da veriyor. Geçtiğimiz zamanlarda Milano’ya gittim, oradan Como’ya geçtim, orada bir Türk festivali vardı. Türk yemekleri. Tesadüfen karşılaştım. Como adasında Türk yemekleri standı.

Cruise ile yolculuk yaptın mı?

Bir keresinde, Istanbul’dan 700 mübadille birlikte Selanik’e gemiyle gitmiştim. Önce Kavala’ya gittik. karşılandık, kurabiyelerimizi aldık, sonra da Selanik’e gittik, Istanbul’dan bir gemiyle Selanik’e, Kavala’ya gitmek keyifliydi.

Sayım Çınar ve tişörtleri… 

Gittiğim her şehirden tişört topluyorum. O şehrin designer tişörtlerini topluyorum. Berlin, Amsterdam, Brüksel, Norveç… Her gün üç tane tişört değiştiriyorum. Bu bende koleksiyon, obsesyon haline dönüştü aslında. Gündelik hayatta da beni temsil ediyorlar. Beni tanıyanlar bilir, bir tişört giydiğimde artık içimin oraya gittiğini, benim de gitmemin yakın olduğunu bilirler. Valencia, Viyana, Salzburg, Münih… sayısız tişört almışımdır. Örneğin Nürnberg’in tişörtlerini çok seviyorum. Nürnberg mahkemelerini bilir insanlar ama oradaki Türk filmleri festivalini bilen sayısı çok azdır. Yıllardır o festival başarılı bir şekilde organize ediliyor. Oradaki dokümanter müzesi de aklıma geliyor mesela. Tişörtleri giymem o şehre beni götürüyor gibi geliyor. Heyecanlarımız her geçen gün azalırken, bu tip heyecanlar yaratarak hayatlarımızı güzelleştiriyoruz. En güzel kısmı da bu güzelleşen hayatı paylaşmak. Benim çizdiğim rotadan, yani kalbimdeki yerlerden tüm insanlara sesleniyorum.

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz