Yaşadığımız kentte biraz da turist gibi olmak

Fatih Rençberler
Kitaplardaki ve filmlerdeki detaylara takılıyor. Detaylara bakmazsa kitap kapaksız, film sonu yokmuş gibi geliyor ona. Dünya edebiyatını yakından takip ediyor. İletişim: frencberler@gmail.com

Yıllardır yaşadığı kentte biraz da ‘turist’ olmalı insan.

‘Pazar günü Manastır’da kahvaltı edeceğiz, gelir misin sen de?’ İşte her şey bu cümleyle başladı.

Eğer tek izin günümde biraz daha uyumayı ve tembellik yapmayı tercih etseydim Balıklı Meryem Ana Rum Ortodoks Manastırı’nı hiç öğrenemeyecektim.

Size de oluyordur mutlaka… Günlük hayatın koşturmacasında yaşadığı yerin gizli güzelliklerini kaçırıyor insan.

Oysa her boş vaktini keşfetmeye ayıran bir başka arkadaşımın da dediği gibi ‘yaşadığı kentte turist olmalı’ insan.

Doğrusu, uçak korkumu ve tembelliğimi yendiğimden beri her yer hatta yaşadığım evin sokağı bile daha önce gözümden kaçmış keşfedilecek nice yerlerle dolu benim için!

İşte 33 yıldır yaşadığım İstanbul’un – utanarak söylüyorum- daha önce varlığından haberdar bile olmadığım bu köşesini bu kahvaltı daveti sayesinde öğrendim. Yaşadığım Bakırköy’e üç durak ötede bu tarihi hazine!

Doğrusu Zeytinburnu’nda böyle bir yer olduğu aklıma bile gelmemişti.

Neyse uzatmayayım…

Kahvaltı için manastırın hemen karşısındaki kafede buluştuk. Daha masaya oturur oturmaz, arkadaşlarımdan izin isteyip soluğu bu tarihi yapıda aldım.

Öncelikle söyleyeyim, ben buranın unutulmuş bakımsız bir yer olacağını sanırken karşıma son derece temiz, bakımlı bir yapı çıktı.

Kime sorduysam bilemedi

İşin tuhaf yanı bölgede yaşayan pek çok kişinin de buradan haberi olmaması.

Kime sorduysam ‘bilmiyoruz’ dediler.

Belki de bana bilen denk gelmedi.

Manastıra bir yanda Müslüman mezarlığı bir yanda Hırant Dink’in mezarının da bulunduğu Ermeni Mezarlığı bulunan ıssız bir yoldan geçilerek bir gidiliyor.

Tarihi manastırın tam karşısında da adını buradan alan Manastır adında son derece ‘saatlerce oturulası ‘ bir kafe var.

Gelelim Balıklı Meryem Ana Rum Ortodoks Manastırı‘nın tarihine…

Doğu Roma zamanından kalma bu manastırın İmparator Birinci Leon tarafından inşa ettirildiğine inanılıyor.

İşte bu noktada efsanelerden birine geçebiliriz. Leon aslında imparator olabilecek biri değil der efsane.

Bir gün yolda yürürken kör bir adam ona ‘beni gölgelik bir yerde su içmeye götür’ der.

Ama çevrede ne gölge bir yer vardır ne de su kaynağı! İşte o anda ilahi bir ses duyulur ve o ses Leon’a bu manastırın yerini tarif eder.

Sesin söyledikleri bu kadarla sınırlı değildir. Yüzünü bu suyla yıkarsa kör adamın gözlerinin açılacağını söyler o ses.

Bu kadar da değil. O ilahi ses Leon’un da imparator olacağını fısıldar.

Neyse sonuçta bu iki mucize de gerçekleşir. Kör adamın gözleri açılır.

Leon da önce orduda general olur, sonra da imparator.

Yapıya 559 ile 560 yıllarında İmparator Birinci Justinianos tarafından da yeni bölümler eklenir.

Ayasofya’ya uzanan tüneller

Aslında bina tarih boyunca çeşitli badireler atlattı. İstilalar, depremler hatta 6 ve 7 Eylül olaylarında da zarar gördü. Ama buna rağmen varlığını günümüze kadar korudu.

Efsanelerden gerçeklere geçelim şimdi de.

Manastıra gittiğimde ilk iş ayazmaya girdim. Ve burada nefesimi kesen bir ayrıntıya karşılaştım. Ayazmaya giden merdivenlerden indiğinizde hemen sağ yanda karanlığa açılan bir pencere var.

Her ne kadar öyle görünse de aslında o pencerenin diğer yanında karanlık yok. Ya da karanlık var ama bilinmeze değil Ayasofya’ya ulaşıyor. Yani bu manastırdan Ayasofya’ya ulaşan tünelin başlangıcı burası.

Ayazmaya indiğinizde sizi ince bir zevkin ürünü olan mistik bir atmosfer ve neredeyse büyülü gibi görünen bir havuz karşılıyor.

Zaten ‘Ayazma’ da Rum Ortodokslar tarafından kutsal sayılan su kaynağı demek.

Rivayete göre burada da dua edip dilek dilediğinizde eğer kabul olacaksa suyun içindeki balıkları görebiliyormuşsunuz. Ben mi? Orası da bana kalsın.

Peki bu balıklarla ilgili efsaneyi biliyor musunuz? Anlatalım.

Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği gün orada bir rahip balık kızartıyordu. Bir adam ona İstanbul’un fethedildiğini söyleyince rahip ‘ Bu balıkların canlanacağına ne kadar inanırsam Türklerin İstanbul’u aldığına da o kadar inanırım’ dedi.

İşte o anda tavadaki balıklar canlanıp havuza atladı. Nasıl? Rivayet işte!

Elbette, buraya balıklı Manastır denmesinin nedeni de bu efsane.

Manastırın arka tarafında önde gelen din adalarının mezarları var. Her biri bir anıt görselliğindeki mezarlarında sonsuz uykularını uyuyor bu kişiler. Benim öğrenebildiklerim bu kadar. Kim bilir daha ne efsaneler vardır bu yapıyla ilgili.

Sizde merak uyandırdıysa buraya nasıl ulaşabileceğinizi de anlatayım kısaca. En kolayı hızlı tramvayla gitmek. Bağcılar- Kabataş hattına binip Akşemsettin Durağı’nda inin. En iyisi mezarlığını sorun.

Orayı bulduğunuzda zaten Balıklı Meryem Ana Rum Ortodoks Mezarlığı’nı da göreceksiniz.

Manastır, saat 16:30’a kadar açık, bunu da dikkate alın lütfen. Bence gidin ve bu tarihi yapının havasını siz de soluyun.

Demek ki neymiş: Sadece yabancı ülkelerde ya da şehirlerde değil yaşadığınız yerde turist olmaya devam!

Bu arada, ziyaretiniz bittikten sonra karşıdaki Manastır Kafe’de bir çay ya da kahve içip bu tarihin içinde biraz daha kalın.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.