Şenay Aydemir tembellik hakkına dair yazdı

Şenay Aydemir tembellik hakkına dair yazdı

Gazeteci Şenay Aydemir tembellik hakkına dair ilgi çekici bir kitap yazdı. Organik Bozukluk ismiyle basılan kitapla ilgili Radikal Kitap için Erman Ata Uncu röportaj yaptı. 

İşte o röportaj:

Gazeteci Şenay Aydemir, ‘mesaisiz hayatını’ yazdı, ortaya günümüze özgü bir ‘tembellik hakkı’ kitabı çıktı. Aydemir ile Radikal’den eski mesai arkadaşı Erman Ata Uncu konuştu.

İnsanın, mesai arkadaşından ‘mesaisiz hayat’ üzerine yazdığı bir kitabı okuması başlı başına farklı bir deneyim. Hem de bu Şenay Aydemir gibi disiplini ve ‘son dakikacı’ olmamasıyla nam salmış bir mesai arkadaşıysa… Ne var ki yıllarca Radikal’de basın gösterimlerini, sayfaları ve tabii mesaiyi paylaştığımız Aydemir’in ‘Organik Bozukluk’ta anlattıkları sadece bana değil, sayısı hiç de az olmayan kurum harici insanlara tanıdık gelecek ayrıntılarla dolu. Kafelerde yetiştirilmeye çalışılan yazılar, “Ne olacak halimiz” sohbetleri, ayın nasıl çıkacağı endişeleri… Sadece mesaiyi değil, (Radikal’le yollarımız aynı dönemde ayrıldığı için) mesaisizliği de paylaştığımız Aydemir’le buluştuk ‘Organik Bozukluk’umuzu masaya yatırdık.  

İşten ayrıldığın bir dönemde bu konuda bir kitap yazma fikri nasıl gelişti?

İşten ayrıldıktan sonra bir sinema kitabı projesine başlamıştım ama elde olmayan nedenlerden dolayı yarım kaldı. Aslında bir makale yazmak için oturmuştum. İnsan, 17 yıl aralıksız olarak haftada altı gün çalıştıktan sonra boşluğa düşünce yıprandığını, yapmak isteyip de yapamadıklarını daha çok fark ediyor. Paul Lafergue’ın ‘Tembellik Hakkı’ kitabının başlığındaki ironiden bir yazı yazma fikrim vardı. Bir gün Yekta Kopan’la otururken ona bahsettim. Okumak istedi, sonrasında “Bunu kitap yap” diye ısrar etti. Can Yayınları’na da o götürdü. Onun teşviki ve zorlamasıyla kitaba dönüştü.

Kitapta kronolojik bir yapı var. Önce işten ayrılmanın vesile olduğu ferahlık, sonrasında bu ferahlığın bunaltıya dönüşmesi süreci aktarılıyor. Biriktirip mi yazdın? Yoksa bu yapı yaşadıklarını hemen yazıya dökmenin sonucunda mı ortaya çıkıyor?

Yazmaya başladığımda bir yıldır işsizdim. Bir de ben atılmadım, ayrılmayı kendim tercih ettim. İlk zamanlardaki keşfetme sürecinin gelecek kaygısına dönüşmeye başladığı noktadaydım. Bu sadece benim yaşadığım bir şey değil. O dönem sektörde birçok insan işsiz kalmıştı. Başka sektörlerde de durmadan işten atılanlar vardı. Onlarla sohbet ederken hayata bakışları, işsizliği, tembellik dediğim dönemi nasıl geçirdikleri, hayatla kaygıları hikâyenin içine girmeye başladı. İşin kurgu tarafı daha çok onların hikayeleri üzerinden gelişmeye başladı. Kendi deneyimim ve başkalarının yaşadıklarından bir kurgu inşa etmeye çalıştım.

Tembellik üzerine bir kitap yazmak kendi içinde bir çelişki taşımıyor mu? Kitap yazmak da disiplinli bir çalıştırmayı gerektiriyor.

Buradaki tembellik vurgusu hımbıllık değil. İstediğin şeyi yaparak çalışmak. Yoksa ben hep disiplinli çalıştım. İşten ayrıldıktan sonra da hep kendi kendime bir şeyler icat ettim. Yan gelip yatmaktan değil, boş zaman yaratmaktan bahsediyorum. Çalışırken buna fırsat olmuyor. Azılı bir rekabet var. Sosyal devlet modeli çöktüğü için çalışma saatleri artmış durumda. Sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlar için bile çalışıp para kazanmak gerekiyor.

‘Oblomov’un zaten en sevdiğin kitaplardan biri olduğunu biliyorum. ‘Tembellik Hakkı’nın da öyle… Peki işsiz döneminde bu iki kitaba tekrar baktığında farklı bir anlam kazandılar mı senin için?

İkisi de başucu kitabımdır. ‘Tembelllik Hakkı’nı tekrar okurken şöyle bir ironi geldi aklıma. “Teknoloji geliştikçe bizim daha fazla boş zamanımız olacak” diyordu Lafergue. O vurgu benim için önemliydi. Bir de, kendi döneminin sosyalist hareketleri de dahil olmak üzere çalışmanın kutsallaştırılmasını eleştiriyordu. Buna, çalışırken de itiraz ederdim. Kendi adıma iyi çalıştığımı düşünürüm. En azından benimle çalışan herkes mutluydu. Emeğimi veririm ama sömürü noktasında bir direnç göstermeye çalıştım hep. Teorik düzeyde teknoloji geliştikçe daha az çalışıyor olabiliriz. Ama kapitalizmin bu kadar azgınlaştığı yerde daha fazla çalışma olarak döndü bize. 20 yıl önce 17.00’de bitiyordu gazeteler. Teknoloji geliştikçe mesaimiz azalmadı, aksine 19.30-20.00’ye uzadı. Akıllı telefonlarla geceyarılarına vardı mesainin ucu. ‘Oblomov’la ise aksi yönde bir ilişkim vardı. Oradaki karakterim Oblomov değil, Scholtz’du. Oblomov’u daha ironik bir üslupla kullanmak istedim. ‘Bugünün Scholtzları’ dediğim, adları duyulsun diye her türlü çalışma koşulunu kabul etmek zorunda kalan bir nesil var. Emek bu kadar ucuz olunca daha deneyimli olanların da kendine alan açması zorlaşıyor. Bizim nesil zamanın dışına çıkmış gibi oldu biraz. Ama formlar bizim için de devam ediyor ki bugün burada hâlâ bunu konuşuyoruz. Bu koşulları arayıp bulmak gerekiyor.

Bu manzarada medyada ya da bugün işsizliğin yoğun olduğu diğer sektörlerde umut görüyor musun?

Bugünkü durumda hayır. Ama genel olarak umutlu bir adamım. Bir taraftan da bu meseleleri çözmek için sosyalist devrim yapmaya gerek yok. Bu çalışma hayatımızdaki örgütsüzlükle alakalı bir şey. Şu anda çalışır durumda olup mutlu olan insan görmüyorum. Beş yıl önce daha keyifli bir ortam vardı. Çalışma huzuru bozulmuş, mesailer uzamış durumda. Bu biraz kapitalist sistemin dizginlenememesiyle ve örgütsüzlüğümüzden dolayı haklarımızı arayamamızla ilgili.

Bir de bildik çıkış noktaları söz konusu, Güney’e yerleşmek ya da köye gidip organik tarımla uğraşmak gibi…

Bunu yapanlara imreniyorum. Ama başarı oranının çok düşük olduğunu görüyorum. Kafanızı değiştirmeden gittiğinizde orada da yaşayamıyorsunuz. Bir süre sonra orası da sizi sıkmaya başlıyor. Bu bir rüya. Bir rüyayı ele geçirmek, hikâyenin başlangıcı. Gerçekten oralı olmaya hazırsanız belki buradan bir şeye açılabilir. Kent hayatı içinde yoğruluyoruz. Bizim için doğa bir tatil nesnesi. Bütün çocukluğum Artvin’de, Şavşat’ta yaylalarda geçti. Her yaz da gidiyorum. Ama 15 günde sıkılıyorum. Çok çalışacak bir formül olduğunu düşünmüyorum ama yapabilenlere de imreniyorum.

Kitapta Lafergue, Marx, Baumann gibi teorisyenlerden alıntılar var. Ama bu alıntılar dili ağırlaştırmıyor. Bu dengeyi nasıl oturttun?

Teori kitapları kadar edebiyata, televizyon dizilerine de referans var. ‘Tembellik Hakkı’ teorik bir kitap. ‘Organik Bozukluk’a sadece ilhamını ve ironisini veren bir boyutu var. Sadece oradaki tespitlerin çağrışımlarından yola çıkarak tembelliğin artık sadece işsizlik döneminde kurgulanabilecek bir şey olduğunu, bunun da nasıl bir dünyaya yol açacağını anlatmaya çalıştım. Dilin popülerliği ise gazetecilikle ilgili bir şey. Gazetede yazmak insana öyle bir pratik kazandırıyor. Sinema üzerine yazarken de romanlara, kitaplara referans veririm. Birçoğu yazarken aklıma geldi. Mesela Marx’ın ‘1844 El Yazmaları’nda parayla ilgili söylediği şey, o bölümü yazarken hatırladığım bir şeydi. Ya da Şükrü Erbaş’ın şiiirinden çalışan insanı anlatann bir kıta vardır. 20 yıl önce okumuşumdur. O bölümü yazarken aklıma geldi. Ama ‘Oblomov’ ve ‘Tembellik Hakkı’ daha baştan vardı.

Yazının tamamını okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayınız

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/tembellik-himbillik-demek-degil-434573

ORGANİK BOZUKLUK

21. YÜZYILDA TEMBELLİK HAKKI

Şenay Aydemir

Can Yayınları, 2016

107 sayfa, 11.5 TL.

Yavuz Rençberler
Yavuz Rençberler
724kultursanat.com ‘un kurucusu. Gazeteci, televizyon programcısı, iletişim danışmanı. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV mezunu. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ödülü sahibi. Mesleğinin verdiği refleks ve pratiklikle kültür sanat alanında olanları değerlendirmeye paylaşmaya çalışıyor. İçinde insan olmayan kitaba, içinde kitap olmayan insana inanmıyor. İnsanın yazılmamış sayfalarının yazılanlardan daha çok olduğuna inanıyor. İletişim: yavuz@724kultursanat.com
YAZARA AİT TÜM YAZILAR
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.